22 Ekim 2014 Çarşamba

Ebola yoksa biyolojik silah mı?

Ebola’nın Türkiye ve Çin’in Afrika’daki etkisini azaltmak üzere Batı tarafından hazırlanmış olan bir biyolojik silah olduğuna ilişkin bir program yayınlandı TRT’de.



Aynı programda aynı konuşmacı ayrıca Ebola tehdidinin aşı üreten ilaç firmalarınca bir paranoya unsuru olarak pazarlandığını da öne sürdü. Toplumda azımsanmayacak bir kesim konuşmacının birbiriyle çelişen bu iki görüşünden en akıllarına yatanını benimsemiş gibi görünüyor.

Ebola Batı tarafından hazırlanmış bir biyolojik silah mı acaba? Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; öyle değilmiş gibi duruyor. Bu durumda bu önermeye inanmaya neden bu kadar meyil olduğunu irdelemeyi önereceğim.

Biyolojik silahlar insan, hayvan ya da bitkileri öldürmek amacıyla kullanılan biyolojik toksinler ya da bakteri, virüs veya mantarlar gibi enfeksiyöz mikroorganizmalardır. 1972 yılında imzaya açılan ve 2013 yılı itibariyle dünya üzerinde Türkiye de dahil olmak üzere 170 ülkenin taraf olduğu Biyolojik Silah Antlaşması ile biyolojik silahların üretilmesi ve kullanılması yasaklanmış durumda.

Tarihte ilk biyolojik silahın yaklaşık 3000 yıl önce Hititler’in Arzavalılar’a karşı kullanmış olduğu Tularemi hastalığı ile enfekte hayvanlar olduğu düşünülmekte (1). Bu iddianın temel dayanağı hastalıklı bir koç ile yola koyulan bir kadının tariflendiği taş tabletler. Anadolu’nun büyük kısmında ve nihayetinde Hititler’de de etkisini gösterecek olan bu Tularemi salgını o yıllarda Hitit Sıtması olarak bilinmekteydi.

Biyolojik silahın tarihteki başka bir dönüm noktası da 14. yy’da Avrupa’da yaklaşık 100 Milyon kişinin ölümüyle sonuçlanan büyük veba salgını olmuş. Moğollar’ın Kırım’ın Kaffa kentini kuşatmaları sırasında veba nedeniyle ölmüş olan askerlerin cesetlerini sur duvarlarının üzerinden kente fırlattıkları ve bu yolla hastalığın yayılmasına neden oldukları hakkında görüşler mevcut olmakla birlikte güncel bulgular hastalığın daha çok ticaret rotaları boyunca seyahat eden kemirgenlerle yayıldığını destekler nitelikte (2).

Modern çağlarda biyolojik silahlar II Dünya Savaşı sırasında tekrar gündeme gelmiş. ABD ve İngiltere’de özellikle Şarbon hastalığının etkeni Antraks ve Tetanoz hastalığının etkeni Botilinium bakterileri üzerinde biyolojik silah geliştirme çalışmaları yürütülmesine karşın savaş bu silahlar kullanılmadan sonlanmıştır. 1940 yılında Japonya’nın Çin’in güney bölgelerine havadan enfekte pire dolu kapsüller yollayarak 300 Bin kadar sivilin ölümüne neden olduğu da tahmin edilmekte. Japonya’nın 731. Birim adına gerçekleştirilen operasyonlarında 10 bin kadar savaş esirini sadece bu biyolojik silahların geliştirilmesi sürecinde denek olarak kullanarak öldürdüğü düşünülmekte(3). Japonya bu operasyonlar sırasında 300 bin kadar sivil Çinli’nin yanı sıra bölgedeki 10 Bin kişilik Japon ordusundan k yaklaşık 1700 kadar askerinin de ölümüne neden olmuş.

Yakın tarihte biyolojik silah tartışmaları 1979 yılında Sovyat Svedlovsk kentindeki askeri endüstri tesislerinden sızıntı sonucu oluştuğu tahmin edilen ve 105 işçinin ölümü ile sonuçlanan Şarbon salgını ile gündeme gelmiştir. 2001 yılında ise ABD’de Şarbon hastalığının etkeni olan Antraks bakterisi içeren bir dizi mektubun yol açtığı olaylarda 22 kişi hastalanmış ve 5 kişi yaşamını yitirmiştir.

EBOLA YENİ BİR VÜRÜS DEĞİL

Ebola’nın biyolojik silah olarak üretilmediğine ilişkin birkaç neden öne sürebiliriz. Birincisi Ebola yeni üretilmiş bir virüs değil, Afrika’da 1976 yılından bu yana var olduğunu bilmekteyiz. Diğer bir neden Ebola’nın domuzlarda aerosol (hava yoluyla) bulaşabildiği deneysel olarak gösterilmiş olmakla birlikte insanda aerosol bulaşma gösterilemedi. Bu durum ve yüksek mortalite (ölüm) oranları Ebola’nın az sayıda kişiye bulaşması, bulaştığı kurbanını da kısa sürede öldürmesi nedeniyle yayılma hızının yüksek olmaması ile sonuçlanıyor. Biyolojik silah için enfekte ettiği kişinin ölümüne neden olmadan önce yeterince süre bulaşıcılık gösteren ajanlar tercih edilmekte, bu durum Ebola’yı biyolojik silah olarak kötü bir tercih haline getirmekte. Son olarak da biyolojik silahların tarih boyunca savaş ortamında, biyoterör amacı olarak ya da kaza sonucu ölüme neden olduğunu görüyoruz, Afrika’daki konjonktür bu durumlardan herhangi birisi ile açıklanabilecek gibi durmuyor.

Şu halde Ebola’nın biyolojik silah olabileceği olasılığını neden ciddiye alıyoruz? Bu sorunun yanıtı için de tarih aydınlatıcı olacaktır. Öncelikle salgınlarla kitlesel ölümlere (pandemi) yol açan hastalıkların tarih boyunca yabancılar tarafından taşınmış olması istisna değildir. Amerika’nın keşfi ile birlikte daha önce Çiçek Hastalığı ile karşılaşmamış, dolayısıyla da bağışıklık geliştirmemiş olan yerli nüfusta Avrupa’dan istemsiz olarak taşınan virüs nedeniyle kitlesel ölümler gerçekleşmiştir. Yerlilerden Avrupa’ya geçecek olan hastalık da Frengi olacaktır. Sfiliz Hastalığı Türkçe’de Frenk kökünden türetilmiş Frengi kelimesi ile bilinmekte. İlginç biçimde hastalık tarih boyunca İtalya ve Almanya’da Fransız Hastalığı, Hollanda’da İspanyol Hastalığı, Rusya’da Polonya Hastalığı ve Tahiti’de Britanya Hastalığı olarak bilinmiş. İran’da da Türk Hastalığı olarak biliniyor olması da şaşırtıcı olmamalı. Bu durum temel olarak hastalığın denizciler yoluyla bulaşması ve her halkın rekabet içerisinde olduğu diğer halkın olumsuzlanmasının bir yolu olmasından kaynaklanıyor gibi gözükmekte.

Aydınlatıcı bir diğer örnek de 14. yy’daki büyük Veba salgını. Salgında 4 yıl içerisinde Avrupa nüfusunun yaklaşık yarısı ölmüş. Akdeniz ülkelerinde bu oranın yaklaşık %80lere vardığı tahmin edilmekte. Temel mikrobiyoloji bilgisinden mahrum olduklarından dönemde yıldızlar, depremler ve bilimum doğa üstü güçler salgınla ilişkilendirildikten sonra oklar hızlıca Yahudilere dönmüş. Yahudilerin çeşitli nedenlerle su kuyularını zehirlediklerine ilişkin bir inanışın yerleşmesi ile birlikte 1349 yılında Mainz ve Cologne’deki Yahudi nüfusu bütünüyle katledilmiş. Aynı yıl sadece Strassbourg’da 2000 Yahudi’nin öldürüldüğü bilinmekte.

Dolayısıyla tarih boyunca dehşete düşüren bir hastalığın varlığında hastalıkla ilgili yabancıların suçlanması refleksinin varlığından ve zenofobinin hortlaması geleneğinden bahsedebiliriz. AIDS hastalığının yarattığı dehşet dalgasında -bütün modern mikrobiyoloji bilgisine karşı- hastalığın Tanrı’nın eşcinselliğe gazabı olarak yorumlanmış olması da gayet güncel başka bir örnek.

Son olarak genel olarak cinselliğin satışları arttırdığını biliyoruz ama özellikle popüler bilim haberciliğinde paranoyanın da neredeyse cinsellik kadar etkili olduğunu vurgulamak gerekir. “Sütlerdeki büyük tehlike” ya da “ O ilaç toplatıldı” gibi başlıklı haberlerin tıklanma olasılıkları epeyce yüksek oluyor. Paranoyak haberciliğe talep olunca arzın da yaratıldığını, üstelik TRT gibi kurumsal olması beklenen bir organda bile kendine yer bulduğunu söyleyebiliriz.

1- Trevisanato SI. The 'Hittite plague', an epidemic of tularemia and the first record of biological warfare. Med Hypotheses. 2007;69(6):1371-4.

2- Wheelis M. Biological warfare at the 1346 siege of Caffa. Emerg Infect Dis. 2002 Sep;8(9):971-5.

Psikiyatri Uzmanı Doktor İlker Küçükparlak / Hürriyet

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder